17. ÇSÖY Atölye Sonuç Bildirgeleri

YEŞİL BADANACILIK

   Ülkemizin enerjide dışa bağımlılığı çok fazladır. Aynı zamanda ülkenin atık potansiyeli çok yüksektir. Her ülke kendi bünyesindeki enerji kaynaklarını kullanarak kendi enerji ihtiyacını temin etmelidir. Üretim politikasında ise yenilenebilir enerji üretimi yeterince desteklenmemektedir. Yeşil ekonomi insan refahını temin ederken ekonomi , ekoloji ve toplumu bir bütün olarak esas alır.Teorik olarak yeşil ekonominin çevresel katkıları çok fazladır. Ancak pratikte iş dünyasının birçok bileşeni çevreci görünerek yeşil badanacılık yapmaktadır. Ticari algıya sahip olan insanların yönetimindeki şirketler, yeşil ekonomiyi amaçladıkları halde şirket çıkarları söz konusu olduğunda bakış açıları yeşil badanacılığa kaymaktadır. Yeşil ekonominin doğru bir şekilde uygulanabilmesi için bu alanda devlet desteği sağlanmalıdır. Yeşil badanacılığa geçiş kısmını önleme açısından devletin yaptırımları veya denetimleri olmalıdır. Yeşil ekonomi her ne kadar üretimi desteklediği için tüketimi arttırıyormuş gibi görünse de aslında sadece ihtiyacımız olanın doğayla üretimini savunmaktadır. Burada bahsedilen ihtiyaç moda algısı gibi olgularda yaratılan ihtiyaç değil, insanın temel gereksinimlerini karşılayan ihtiyaçtır. Genel olarak , sürdürülebilirlik algısının yerleştirilmesi ve bu algı sayesinde kendi yaklaşımlarımızın düzeltilmesi gerektiğine karar verilmiştir. Bu şekilde yeşil ekonominin, devlet politikalarına geçişinin daha rahat , sağlıklı ve uygulanabilir olacağı fikrine varılmıştır.








 

ÇEVRE VE SAVAŞ

   Savaşların en büyük etkilerinin insana mı yoksa çevreye mi olduğu, hangisindeki hasarın daha yıkıcı sonuçlar ortaya çıkaracağı tartışıldı ve buna bağlı olarak olası bir çevre tahribatın doğanın tüm canlı ve cansız unsurlarında kendini göstereceği, çevresel anlamda savaş sebebiyle oluşan hasarların insanı yine birinci derecede etkileyeceği konusunda hemfikir olundu.

   Çevresel açıdan oluşan tahribatların gelecek nesillere de aktarılacağı ve doğanın bu tahribatı çok uzun sürelerde kapatabileceği bazen bunun dahi mümkün olmadığı, Savaşın çevresel etkilerinin ve yıkımlarının daha yıkıcı sonuçlar doğurduğu sonucuna varıldı.

   Ayrıca günümüz savaşlarının en büyük nedenlerinden birisi olan doğal kaynakların ; aynı zamanda bu savaşlar öncesinde, esnasında ve sonrasında gördüğü zararı göz önünde bulunduracak olursak; savaşların sebep-sonuç düzleminde kendi içinde ciddi çelişkileri barındırdığı ortaya konuldu.

   Sonuç olarak savaşların hem insan hem doğa düzleminde yıkıcı sonuçlar oluşturduğu doğanın tüm canlı ve cansız tüm unsurlarında oluşabilecek tahribatların önlenmesi aynı zamanda sürdürülebilir yaşamın devamı adına savaş karşıtı oluşumların desteklenmesi ve savaşlara ne koşulda olursa olsun izin verilmemesi görüşlerine ulaşıldı.



 
HESLER ve HES MÜCADELELERİ

   Atölye HES’lerin yenilenebilir bir enerji kaynağı olup olmadığı tartışması ile başladı. Bulunduğu coğrafik bölgeye geri dönüşümü mümkün olmayan zararlar verdiği için yenilenebilir olmadığı konusunda hemfikir olundu. Bu zararlar üzerine yapılan fikir alışverişinde bölgenin ekolojik yapısını tümüyle bozduğu ve değiştirdiği söylendi. Su kalitesi düştüğü için bölgenin o suyla sulanan kesimlerinde toprak veriminin düştüğüne değinildi. Ayrıca sosyolojik boyutu da ele alınarak bölgedeki tarım arazilerinin sulanması için para ödemek zorunda kalan bölge çiftçilerinin suyu kullanma hakkı konuşuldu ve HESler sayesinde istihdam edilecekleri vaatleriyle kandırılan bireyler ile HES’leri desteklemeyen bölge sakinlerinin birbirlerine düşürülmeye çalışıldığı konusu üzerinde duruldu.

   HES’lere karşı çıkan yöre halkının manevi değerleri yüksek yaşlılar ve bölgenin genç nüfusu olduğu gerçeği üzerinden ilerleyen konuşmalar sırasında, yaşam kaygısıyla bu tür mücadelelere katılmaktan kaçınan orta yaşlılar yerine, genç nesillerin yörelerini benimsemesi ve bilinçlendirilerek HES mücadelelerine katılmalarının sağlanması gerekliliği konuşuldu. Bu sorunun temelinde kapitalist sistemin köyden kente göçü gerektirmesi ve kentleşmelerin artması olduğu vurgulandı. Bu bağlamda bölgesel sahiplenme duygusunun ve çevre bilincinin ortaklaşmasının direnişlerde önemli olduğu sonucuna varıldı.

   HES mücadelelerinin yalnız yerelde kalmaması, genele yayılması gerekliliği vurgulandı. Türkiye’deki kimi HES projelerinin iptaline kadar giden direnişlerin yerelde büyük bir başarı olduğu ancak genele yayılamazsa HES’lere karşı sağlam kitlesel duruş artırılamazsa bir başarı sayılamayacağı söylendi.

   HES mücadelesinin temelinde bilinçlendirme politikalarının yer alması gerekliliğinin altı önemle çizildi. Eğitim sistemi ve sosyal yaşam şartları, kapitalist düzenin bir getirisi olarak bireysel çıkarları, toplumsal çıkarların üzerinde tutan bir yapıyı getirdiğinden, öncelikle toplumculuk bilincinin yerleştirilmesi/kazanılması gerektiği söylendi. Ekolojist bakış açıları kazanmanın ve yaygınlaştırmanın gerekliliğine değinildi.

   HES mücadelelerinin bilinçlendirme aşaması ve kitlelere duyurulması için aşağıdaki öneriler sunuldu:

  •     Yöre halkına direkt ulaşılarak farkındalık yaratmak
  •     Yerel gazeteler vasıtasıyla interneti ve yazılı basını daha çok kullanarak daha çok insana ulaşmaya çalışmak
  •     Sosyal medya kaynakları üzerinden ‘doğa için çal’ örneğindeki gibi insanların ilgisini çekebilecek projelere imza atmak

   Tüm bu konuşmalar ışığında üniversite öğrencileri olarak farklı üniversiteler ile ortak bir video çekerek farkındalık yaratmaya çalışılabileceği sonucuna varıldı. Çarpıcı bir içerik ile sosyal medya kanalıyla daha geniş kitlelere ulaşılabileceği için atölyeye katılan Ege Üniversitesi, Kocaeli Üniversitesi ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi öğrencileri olarak bir video çalışması yapılması kararlaştırıldı. Destek vermek isteyen diğer üniversite öğrencilerinin de katılımı ile en kısa sürede bu kolektif çalışmanın yapılacağı üzerine sözleşilerek atölye bitirildi.



 
KENTSEL DÖNÜŞÜM VE MÜLKSÜZLEŞTİRME

   Kentsel dönüşümü özel ve kamusal alanların dönüşümü olarak iki farklı başlıkta inceleyebiliriz.İki tür kentsel dönüşüm de projelerin sahipleri tarafından daha estetik ve daha güvenli mekanlar oluşturma vaadiyle yapılmaktadırlar.

   Özel alanların dönüşümünü incelediğimizde bir çelişkiler yumağı karşımıza çıkmaktadır. Kentin daha estetik görünmesini amaçladığı söylenen dönüşüm projelerinde pek de olumlu örneklere rastlanılamamaktadır. Örneğin Bursa şehir merkezindeki aşırı yüksek TOKİ binaları, kentin çehresine uyum sağlayamadığı için kentin estetiğini olumsuz yönde etkilemişlerdir. Oysa ki bize sürekli olarak TOKİ ve benzeri konutlar olumlu, gecekondular olumsuz olarak lanse edilmiştir. Gecekondulardan oluşan bir kente bütüncül bir şekilde bakıldığında kendine has bir estetiğe sahip olabilir. Bu konuda, gecekondu yapısı bozulmadan yeride dönüşüm yapılarak mimari litaritüre girmiş bulunan Kolombiya’nın Medellin kenti örnek olarak gösterilebilir.

   Daha güvenilir kentler yaratma hedefi olduğu söylenen projelerde , suçun azaltılmasının yerine suçun kentin çeperine ötelendiği görülmektedir. Türkiye’de Tarlabaşı ve çeşitli roman mahalleri örnekleri incelendiğinde, bu mahallelerin kentin geri kalanından izole edilerek, ötekileştirildikleri açıkça görülmektedir. Oysa yine Medellin kentindeki dönüşüm örneğine baktığımızda, dönüşümden önce Pablo Escobar’ın uyuturucu başkenti ve insanların evlerinde bile rahat edemediği kent dönüşümden sonra suçun neredeyse sıfırlandığı bir yer olmuştur. Bunda şüphesiz dönüşümde kamusal alanların arttırılması ve dışlanmış mahallere ulaşımın arttırılması ile bu alanlara herkesin gelmesinin sağlanması kilit noktadır.

   Kentsel dönüşüm projeleriyle yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda bırakılan insanlar kültürel ve ekonomik olarak yeni gittikleri yerlere uyum sağlayamamaktadır. Bunun sonucunda, belli bir süre sonra kentin başka yerlerine kendi kültürlerini sürdürebilecekleri mahalleler kurmaktadırlar. Sorun oldukları iddaa edilen bu mahalleler, kentin başka bölgelerinde tekrar oluşmaktadır. Bu durum da yapılan dönüşümlerin çelişkisini ortaya koymaktadır.

   Kamusal alanların dönüşümünü incelediğimizde, kamusal alanlar azaltılarak yerlerine özel alanlar yapılmaktadır. Ayrıca alışveriş merkezleri , çevresinden izole edilmiş siteler her ne kadar kamusal alanlar olarak görülse de kentteki bireyleri birbirinden uzaklaştıran , ötekileştiren genişletilmiş özel alanlardır. Gezi Parkı gibi kamusal alanların genişletilmiş özel alanlara dönüştürülmek yerine , bu alanlarda dönüşüm şartsa kamusal alan işlevini yitirmeden dönüştürülmesi elzemdir.

   Kentsel dönüşüm alanlarında katılımcı bir demokrasinin uygulanması ve bu işeyiş esnasında kentteki tüm canlıların göz ardı edilmemesi gerektiği, insan merkezci, türcü yaklaşımdan canlı merkezci yaklaşıma geçilmelidir.

   Sonuç olarak, tüm bu çelişkiler aslında günümüzdeki kentsel dönüşümlerin rant eksenli olduklarının kanıtıdır. Kentsel dönüşümdeki rant engellenmeli, katılımcı bir süreçte, canlı merkezci bir yaklaşımla, barınma hakkına öncelik verilerek, kentteki hiçbir canlıyı ötekileştirmeden kentsel dönüşüm gerçekleştirilmelidir.



DAHA FAZLA YOL ÇÖZÜM MÜ?

   “Daha fazla yol sorun çözer mi?” başlıklı atölyede yol yapımının trafikle ilişkisi konuşuldu. Ankarada ki Anadolu Bulvarı ‘nın bölgedeki trafiği rahatlatmak için yapıldığından ancak bu rahatlamanın kısa süreli bir çözüm olduğundan bahsedildi. Daha sonra bölgede trafik sıkıntısının yaşanması sorunu sadece ötelendiği gösterir. İstanbul ‘ da ki 3. Köprü Projesi ‘ nin ve Dilova-Yalova hattında yapılması planlanan köprünün tır transit geçişini karşılamak için yapıldığı ve Samsun- Trabzon yolunda tır ve kamyonların sorun oluşturduğu söylendi. Yeni yollar yeni yerleşimleri getireceğinden, çevresindeki doğaya, yerleşimlere zarar vereceğinden, insanları otomobil sahibi olmaya iteceğinden transit geçişlerin mümkün olduğunca raylı sistemler ve deniz yoluyla sağlanmasının gerekliliğine karar verildi.

   Trafik sorunu çözmek için yol yaparak bireaysel araç sayısını artırmak yerine eş güdümlü çalışacak bir sistemin trafik sorununa kalıcı çözümler getireceğine karar verildi. Şehri ağ şeklinde saracak bir metro hattının olmasının zorunluluğu, otobüs seferlerinin sık ve güzargahlarının iyi planlanmış olması, toplu taşıma ücretlerinin mümkün olduğunca düşük fiyatlı olması, toplu taşıma araçlarının birbirini destekler nitelikte olması fikrine varıldı. Ulaşım bir hak olduğundan 7/24 toplu taşıma araçlarının kullanımının sağlanması gerekliliği ifade edildi.

   Toplu taşıma araçlarına ek olarak bisiklet kullanımının artırılması için gerekenler belirlendi. Bu bağlamda bisiklet için güvenli sürüş alanlarının, istasyonların ve toplu taşıma araçlarının bisikletli trafik sistemine entegre edilmesinin gerekliliğine değinildi.

   Trafiğe sebep olan unsurlardan birinin de günlük iş yolculukları olduğu söylendi. İş yeri ve ev arası uzaklığın artması insanlarının trafikte kalış sürelerini artırdığından şehirlerin tek merkezli değil bir çok merkezli olması ile sorunun çözülüp çözülemeyeceği konuşuldu. Her kentin kendine özgü koşulları olduğu için kentlerin kendi koşullarına uygun olarak insana ve doğaya zarar vermeden gelişmesinin önemi vurgulandı.

   Atölyenin sonunda daha fazla yolun çözüm olmadığı aksine yeni sorunlar doğurduğuna karar verildi. Çözüm önerilerimizin kalıcı çözümler sunabilmesi için soruna bütüncül bakılıp, bu önerilerin eş güdümlü şekilde hayata geçirilmesi gerekmektedir.





ÇEVRE VE TEKNOLOJİ






   Hızla artan nüfus, bundan kaynaklanan enerji ihtiyacı ve paralelinde teknolojik gelişmeler neticesiyle teknoloji, çevre için tehdit haline gelmeye başlamıştır.

   Artan nüfusa bağlı açığa çıkan enerji ihtiyacını karşılamak ve insan yaşamını kolaylaştırmak amacıyla teknoloji günden güne artan bir ivmeyle ilerlemiştir. Bu noktada enerji tasarruflu ürünlerin kullanımı desteklenmelidir. Atölyenin ilerleyişi sırasında enerji tasarruflu ürünlerin maddi olarak sadece belirli bir kesime hitap etmesinden dolayı lüks olup olmadığı tartışıldı ve genele yayılmış bir ekolojik yaklaşım için kullanılan enerji türlerinin ve üretim yöntemlerinin revize edilmesi ve çevreci hale getirilmesi gerektiği konusunda hemfikre varıldı. Güncel enerji üretim teknolojilerinin insan ve çevre yararına olmadığı, bu nedenle atıklardan elde edilen enerjilerin teşvik edilmesi hatta temel enerji üretiminin buradan sağlanması konusundaki gereklilik vurgulanmıştır.

   Bu noktada mevcut enerji politikalarının kapitalist sisteme hizmet ettiği ve bu sistem içerisinde en çok rant sağlayan enerji üretim yöntemlerinin kullanıldığı konusunda hemfikir olundu. Sonuç olarak teşvik edilmesi gerektiği düşünülen enerji üretim teknolojilerinin çevreci politikalarla kesin bir şekilde belirlenmesi ve bu çevreci politikaların iç politikaya entegrasyonuyla mümkün olacağı sonucuna varılmıştır.






EKOLOJİ VE FELSEFE

   Atölyede; insan merkeziyetçilik , doğaya yabancılaşma , sanayi devrimi , tüketim kültürü ve kapitalizmin küresel etkileri konularına değinildi. Bunların sonucunda, insanın doğaya yabancılaşması sanayileşmeden önce mi yoksa sonra mı meydana geldi sorusuna net bir yanıt bulunamadı ve iki durum için de gözardı edilemeyecek yaklaşımlar sunuldu. Fakat insanın-doğaya , insanın-insana yabancılaştığı ve bu sorunun nasıl çözüleceği konusunda öncelikle eğitim ve dayanışma temelli gönüllü ve örgütlü mücadelenin şart olduğu konusunda hemfikir olundu. İnsan doğayla bütünleşmelidir, bununla birlikte teknolojiyi ne reddetmeli ne de onu yüceltip tanrısallaştırmalıdır. Doğayı meta olarak görmekten çıkarıp ihtiyacımız kadar üretip, yerinde üretimi- yerel ekonomiyi savunmalıyız dendi.

   Kısacası, gönüllü ve örgütlü dayanışmayla komünal yaşamı mümkün kılabileceğimiz sonucu ortaya çıktı.



 

SUYUN TİCARİLEŞMESİ

   Suyun insanın temel yaşam haklarından en önemlisi olduğunun altı çizilerek ücretsiz hale getirilmesi tartışıldı. Bu noktada suyun evlere geliş aşamasında harcanan hizmet bedelinin , diğer ücretlerin ve suyun kendi maliyetinin ücretli mi ücretsiz mi olması argümanı üzerinden tartışma yürütüldü. Devletin su tahsisini kendi üstüne alıp suyun maliyetini ortadan kaldırması konusunda hemfikir olundu. Bu durumun su israfını artıracağı söylendi. Buna karşılık evsel su kullanımında kota uygulamasının bu soruyu ortadan kaldıracağı konuşularak suyun kısmen de olsa ücretsiz hale getirilmesi konusunda hemfikir olundu. Su israfı konusunda halkın bilinçlendirilmesinde halk katılımlı forumların yapılmasının önemli bir adım olduğu vurgulandı.

   Suyun metalaştırılmasının en yoğun olduğu nokta kapitalist sistemin temeli olan endüstrilerdir. Bu nedenle evsel kullanımdan ziyade endüstriyel su kullanımının denetlenmesi ve daha sık kontrol edilmesi halkın suya ücretsiz erişmesinde önemli bir nokta teşkil etmektedir ve bu nedenle endüstride su ücretleri yükseltilerek halktan alınan ücretler düşürülebilir. Bu sayede temel bir insan hakkı olan su insanlara temin edilmiş olacak ve suyun giderlerini suyun en çok metalaştığı alan olan endüstri kuruluşları karşılamış olacaktır.




                 SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA MI, SÜRDÜRÜLEBİLİR YAŞAM MI?

   “Sürdürülebilir kalkınma mı, sürdürülebilir yaşam mı?” atölyesinde, iki farklı
sürdürülebilirlik kavramının karşılaştırmalı tartışması yapıldı.

   Tartışma büyük ölçüde, bu iki kavramın tanımları üzerinde şekillendi. Sürdürülebilir
kalkınmada bahsi geçen kalkınmanın; bilimsel bir kalkınma mı, yoksa daha ziyade iktisadi bir
kalkınma mı olduğu; tartışmalara yön verdi. Her ne kadar bu iki kavram hali hazırda birbirinden
ayrı tutulamıyor da olsa, birincil gayenin hangisi olduğu tartışıldı.

   Genel görüş, sürdürülebilir kalkınma ve sürdürülebilir yaşamın birbirlerinden ayrı
tutulamayacağı yönünde idi. Yani sürdürülebilir kalkınma olmaksızın sürdürülebilir yaşamdan
bahsedilemeyeceği gibi; sürdürülebilir kalkınmanın da ancak yaşamın sürdürülebilirliği ile mümkün
olabileceği sonucuna varıldı.

   Öte yandan her ne kadarkapitalist düzende bu iki kavram birbirine bağlı da olsa, bu bağın
ters orantılı bir ilişki olduğu konuşuldu. İktisadi ya da bilimsel kalkınma artarken, yaşamın zarar
göreceği; yaşama müdahale edilmediğinde de bilimsel, özellikle de iktisadi kalkınmanın mümkün
olmayacağı gerçeği doğrultusunda; bu iki kavramın ortak grafiğindeki optimum noktayı
belirlemenin, düzen içinde gerçekleştirilebilecek yegane sonuç olduğu kanaatine varıldı.

   Bu bağlamda, hali hazırdaki iktisadi düzen içerisinde sürdürülebilir yaşamın varlığının
devamının mümkün olmadığı, sürdürülebilir kalkınmanın varlığının ise ancak bir yere kadar
mümkün olduğu sonucuna varıldı. Sonuç olarak, düzen içerisinde sürdürülebilir kalkınma ile
sürdürülebilir yaşam arasında bir tercih yapmanın mümkün olmadığı sonucu ortaya çıkmış oldu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder