16. ÇSÖY Atölye Sonuç Bildirgeleri

  1. Çevre ve Etik (28 Mart 2013 - Perşembe)
  2. Çevre ve Politika (28 Mart 2013 - Perşembe)
  3. Çevre ve Sağlık (28 Mart 2013 - Perşembe)
  4. Tarih Boyunca Çevreye Bakış (28 Mart 2013 - Perşembe)
  5. Çevresel Aktivizm (29 Mart 2013 - Cuma)
  6. Ekoloji (29 Mart 2013 - Cuma)
  7. Tüketim ve Freeganizm (29 Mart 2013 - Cuma)
  8. Vejetaryenlik (29 Mart 2013 - Cuma)
Etik, toplum normlarına göre şekillenen değerle bütünüdür. Ancak bu değerler he yönüyle ortak bir kanıya varamaz. Konular genelden özele indikçe etik kavramında bireysel görüşlerde değişim başlar. Etik kavramının sınırlarını netleştirmek zorlaşır. Örneğin, kavramların etik boyutunun hangi sistem içerisinde değerlendirildiği önem kazanır. Bunun yanında kavramların oluş biçimi ve eylemlerin amacı etik boyutun önemli bir parçası olur.

Etik değerler, pratik dünya düzeninden uzaklaşıp ideal sistemler açısından ele alındığında ortak bir görüş oluşturulabilir. Ancak bu görüşün gerçekçilik ve uygulanabilirlik açısından tartışmaya açık olduğu sonucuna varılabilir.

Toplum normlarına göre etik kabul edilmeyen eylemlerin tam zıddını gerçekleştirmek de her zaman etik bir eylem olmayabilir. Bu aşamada davranışın hangi bağlamda ele alınması gerektiği atölye içerisinde görüş farklılıkları yaratmıştır.

Günümüzde çeşitli kurum ve kuruluşların etik kavramları çıkarları doğrultusunda yorumladıkları görülmektedir. Bu noktada etik değerlerin adalet açısından, toplumsal ve ekolojik açıdan içi boşaltılmış ve bu değerler yüzeyselleştirilmiştir.

Çevre etiği açısından baktığımızda çevresel oluşumların ve örgütlenmelerin kuruluş ilkelerine aykırı biçimde hareket etmeleri ve sistemle ortak iş yürütmeleri tümüyle kabul edilemezdir.

Yaşadığımız dünyada insan tek başına bir varlık değildir. Bu nedenle bütün kavramlar insan-merkezli bakış açısından kurtarılıp ekolojist yönden ele alınmalıdır.

Başa dön...

İlkel insanla başlayan süreç insanın doğa ile iç içe yaşamasıyla temellenip insanın zekâ ürünü icatlarla doğaya hükmetme çabasıyla devam etmiştir. Modernizm ile ortaya çıkan kirlenme süreci doğanın kendini yenileme sınırlarını gün geçtikçe daha da fazla zorlamış, doğanın yabancı olduğu; genel olarak petrokimya ürünleri, kimyasal zehirler kirliliği iyice artırmış, doğal yaşamı zaten etkilerken insan yaşamını da tehdit eder hale gelmiştir. Kendisi etkilenmeden önce bu kirliliği görmezden gelen insan, bu konuda çözümler üretmek zorunda kalmış ve çevre politikalarına yer verme gereksinimi duymuştur.

Çevre politikalarını oluştururken bir yandan da kalkınmaktan vazgeçmeyen devletler kalıcı bir çözüm üretememişlerdir. Kalkınma planlarına dahil edilen çevresel önlemler kâr prensibinin önünde bir engel olarak görülmüştür. Kâr prensibini oluşturan para, çevresel etkiler için bir kısas değildir, olamaz da. Örneğin, Yatağan Termik Santrali’nin kendisini dava eden çiftçilere her yıl ödediği milyarlarca lira tazminat, çevre kirliliğinin de ilk etapta öngörülemeyen maliyetler olarak karşımıza çıktığını gösterir.

ÇSÖY bileşenleri olarak devletlerin işlevsiz politikalarını değil, çözümün anahtarı olan günümüzün vahşi tüketim alışkanlıklarını terk etmiş bireyleri savunuyor ve çözümün yolunu bu bireylere inanmakta görüyoruz. Kendi yerelinde yerel halk tarafından örgütlenmiş, yerelin tüm derinliğine hakim olan STK’ların oluşturulması ve bu STK’ların hiyerarşik bir yapı haricinde kolektif liderlikle bir koordinasyon kurması, devletleri halkların yanında olmaya zorlayacaktır. Türkiye’nin birçok yerinde HES’lere karşı yerel halkın örgütlediği ve büyüttüğü direnişler yerelin gücünü daha iyi anlamamızı sağlamıştır. Bu eylemlerle yerel örgütlenmeler meşruiyetini kanıtlamıştır. Bireyin iradesi haricinde gelişecek, halkın yanında, çevre bilinci olan bir bası ve adaletten taviz vermeyen bir hukuk sistemi devletlerin keyfi uygulamalarını önleyecektir.

Dünyayı değiştirmek için sadece bir kıvılcıma ihtiyaç olduğuna inananlar olarak temiz bir çevrenin mümkünlüğüne de yürekten inanıyoruz. 

Başa dön... 



Çevre ve sağlık atölyesinde çevresel sorunların sağlığa etkilerin konusunda tartışıldı. Radyasyon kirliliği, hava kirliliği ile birlikte termik santrallerin ve hidroelektrik santrallerin de bu kirliliklere olan etkileri konuşuldu.

Tartışmalar genel anlamla hâli hazırda yürürlükte olan mevzuatların yetersizliği ve bu yetersizliklerin sebep olduğu çevresel sorunlar temelinde yürüdü. İnsanın çevrenin bir parçası olmasından mütevellit çevre sorunlarının da insan sağlığına büyüklü küçüklü zararları olduğu kanaatine varıldı. Bu temel üzerinden, insan sağlığına zararlı her türlü maddenin mevzuatta belirtilen üst sınırlarının düzenlenmesi ve bunun katı bir şekilde denetlenmesi akabinde de caydırıcı yaptırımlar uygulanmasının bahsi geçen zararın azaltılması hususunda faydalı olacağı konuşuldu.

Mevcut düzen içinde benzer iyileşmenin gerçekleştirilebilmesi için toplum bilincinin ve muhalefetin üst düzeye çıkarılması gerekmektedir. Bunun gerçekleştirebilmek adına emek koyabilecek tüm bileşenlerin katılımıyla ortak bir metin belirlenmesi, bu metinin kısım kısım, farklı üniversitelerde, o üniversitedeki ÇSÖY bileşenleri tarafından videolaştırılması, bu videoların birleştirilerek ÇSÖY platformu imzasıyla sosyal medyada yayınlanması, bahsi geçen metnin vurgulayacağı çevresel soruna tüm katılımcılarla birlikte karar verilmesi hususunda hemfikir olundu. 

Başa dön... 

İkinci oturumdaki sunumlarda insanın daha modern yapıya ulaşmasından ve doğayı metal olarak algılayışından bahsedilmiştir. 

İnsan doğaya hükmetmeye çalışırken, doğanın bir parçası olduğunu unutarak modernleşme sürecinde daha da esirleşmiştir. Eskiden insan vahşi, üretim zararsızken; günümüzde insan modern, üretim vahşileşmiştir. Medeniyetleşme sürecinde insan nüfusundaki artışla, tüketim ve üretim de arttı. Doğanın yenilenme hızı, tahrip hızının altında kaldı. Bunların asıl nedeni insanoğlunun insan merkezci politikaları ve içgüdüsel statü kaygısı olduğu konuşuldu.

Bunlara rağmen doğanın tahribatının önlenmesinin hala mümkün olup olmadığı tartışıldı. İnsanoğlu doğal sürecin dışında tükettiği için, tüketim fazlalığıyla da insanlar arasındaki uçurumlar arttı. Buna bağlı olarak uygulayabileceğimiz ya da uygulamamız gereken politikanın, ihtiyaca dayalı üretim-tüketim ve paylaşımda sosyal eşitlik olabileceği kanaatine varıldı.

Başa dön... 

Aktivizm bir muhalif duruş biçimidir. Günün şartları aktivizm ve muhaliflik olgularını aynı anlama getirir.

 Çevresel aktivizmde sergilenmesi gereken duruş, muhalefetin harekete dönüşebilmesi için planlı ilerleme ve aynı konu üzerinde benzer düşünen insanların birlikte hareketi şeklinde olmalıdır. Bu duruşun sergilenmesinin nedeni, toplumdaki bastırılmışlık ve bireylerin aktif olarak ne yapacaklarını bilememeleridir. Buna çözüm olarak, insanlara samimi bir şekilde alternatif sunmak ve ne yapabileceklerinin farkına vardırmak sunulabilir. Buna bir örnek olarak, Munzur Doğa Aktivistlerinin endemik bitkileri korumak için barajlara karşı verdiği mücadele gösterilebilir.

 Bireysel çıkar mı, çevre mi diye bakıldığında çevreci yaklaşımla yaşamak için hayat tarzından taviz verilmesi gerektiği ortaya çıkar. Dolayısıyla hayat standardı ne kadar yüksek tutulursa o kadar sistemin içine girilecektir. Sistemin içinde, sistemin yarattığı sorunlara çözüm üretebilmek adına mesleki birlik, toplumsal biraradalık sağlanmalı, bireysel düşünceden çok çoğulcu düşünceler ön planda tutulmalı, toplumsal bir düşünce anlayışı geliştirilmelidir. 


Çevresel aktivizm penceresinden bakıldığında bir sonuç olarak da ÇSÖY’ün örgütlenmesinin artırılması gerektiği kanaatine varıldı. Bu amaçla da bileşenler arasındaki kişisel ilişkilerin kuvvetlendirilmesinin elzem olduğu ve etkinliklerin işleyişleriyle alakalı düzenlemelerin de yapılabileceği görüşüldü. 

Başa dön... 

Ekoloji konulu atölyemizde insan-doğa ilişkisinin tarihiyle birlikte, üretim-tüketim ilişkileri incelenerek “çevre” ve “ekoloji” gibi kavramların mevcut tanımlarının yetersiz olduğu ve yeni tanımlar üretmek gerektiği noktasından yola çıkıldı. “Çevre” ve “ekoloji” tanımlarının insanlarda algılar oluşturduğu söylendi. Farklı bir deyişle her iki kavramda da anlam zincirinde eksik halkalar bırakıldığı, ne çevrenin ne de ekolojinin birbiri altına tanımlanamayacak kavramlar olduğu fark edildi. 

Ekoloji adına belli bir tanım getirmekte zorlanıldığı için etimolojik açından bir ekoloji tanımı yapılmaya çalışıldı. Kelime kökeni olarak ekolojinin “ev bilimi” anlamına geldiği iddiasına dayanarak “Bizim evimiz yerküredir.” tanımına ve bu tanım üzerinden yola çıkarak ekolojinin yaşam bilimi veya dünya bilimi anlamına gelebileceği sonucuna ulaşıldı. 

Kronolojik olarak insan-doğa ilişkisi incelendiğinde insanın doğaya yabancılaştığı kırılma noktalarının; tohumun bulunması, devletin kurulması, coğrafi keşifler, sanayi devrimi, doğum kontrolünün bulunması vb. olduğu söylendi. Tün bu kırılma noktalarıyla insan, ekoloji kavramını tartışmaya başlamış, insanın ekoloji algısı doğayı meta olarak gördüğü için eksik kalmıştır. 

Gerçek bir ekoloji tanımı oluşturabilmek ve ekolojiyi sürdürebilmek için tahakküm ilişkilerinden bağımsız bir insan-doğa ilişkisi oluşturulmalıdır. 

Toprağın, havanın, suyun, yaşamsal kaynakların, emeğin insanla birlikte doğanın parçaları olduğu gerçeği kabul edilerek ekolojinin ve yaşamın sürdürülebilirliğinin mümkün olduğu sonucuna ulaşıldı. 

Başa dön... 

 
Günümüz insanının lükse kaçan kullanım anlayışı tüketimdeki aşırı artışın ve buna paralel olarak kaynakların hızla tükenişinin birincil nedenidir. Bu bağlamda tüketim çılgınlığı medyayı da arkasında alarak ihtiyaçtan fazlasını tüketmeye yönlendiren üretim çılgınlığının bir sonucudur. Kapitalizmin dayattığı üret ve tüketim kültürü reklam kampanyalarıyla empoze edilmektedir. Günümüzde kalkınmayı ihtiyaçtan fazlasını tüketmekle bağdaştıran yanlış bir düşünce mevcuttur. 

Bu yanlış düşünceye tepki olarak doğmuş olan birçok akıl ve felsefe mevcuttur. Bu felsefelerden biri de “freeganizm”dir. Freeganizm, kapitalizmin dayattığı ihtiyaç fazlası tüketime karşı bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Freeganlar ihtiyaçlarının hemen hemen tamamını, insanların atık veya çöp olarak yaftaladığı ürünlerden sağlar. İnsanların yaşamsal faaliyetlerini sürdürebilmek için paraya ihtiyaç duymadığını savunan ve bu konuda başarılı bir fakat pasif bir eleştiri getirmişlerdir. Bu eleştiri kapsamında lüks tüketimin başladığı zamanlara göz attığımızda, günümüz tüketim alışkanlıklarının bir sonucu olduğu söylenebilir.

Bu konuda bir bilinç oluşturmak adına öncelikle kendi tüketim alışkanlıklarımızı sorgulamamız, bir sonraki adımda çevremizdeki insanlara bu konuda bir bakış açısı kazandırmaya çalışmamız gerekmektedir. Buna bir başlangıç olarak farklı üniversitelerden gelen ÇSÖY bileşenlerinin kendi okullarında sunumlar yapmaları ve bir bilinçlendirme çalışması yürütülmesi kararlaştırılmıştır. 

Başa dön... 


Vejetaryenliğe ve hayvan özgürleşmesine ana akım etik kuramlarının (Kantçılık, yararcılık) bakış açısı tartışıldı. 

Modern yararcı yaklaşımların yarar ilkesi (principle of utility) ve zarar ilkesi (harm principle) ile hayvan özgürleşmesini nasıl meşrulaştırdığı konuşuldu ve yararcılığın Kantçı (deontolojik) felsefe ile karşılaştırması yapıldı. 

Ahlaki temsil konusunda yararcılığın Kantçılığa kıyasla daha geçerli bir tutum sergilediği ortaya kondu. Kantçılığın sonuçsal olmayan yaklaşımı açısından ahlaki temsili salt olarak rasyonel varlıklara (insana) genişlettiği vurgusu yapıldı. 

Yararcılar, zarar ilkesini ahlaki temsile sahip tüm canlılara genişlettiği için insan olmayan hayvanların acı çekmesinin meşrulaştırılabilir olmadığını öne sürerler. Kantçılar da içsel değere sahip olan (yani salt olarak yaşadığı için değer sahip olan) tüm canlıların bir amaca aracılık etmesi gerektiğini vurgularlar. 

Vejetaryenliği etik/rasyonel olarak benimseyenler, endüstriyel hayvancılığı bir sorun olarak görürler. Vejetaryenliği destekleyen diğer güçler (dini, psikolojik), rasyonel etik kuramlarından farklı olarak irrasyonel sebeplerle vejetaryenliği meşrulaştırma çabası içindedirler. 
,
Bunlara ek olarak, yapay etin nasıl bir yere evrileceği ve bunun vejetaryenlik prensipleriyle uyumlu olup olmayacağı tartışıldı. Kök hücre teknolojisindeki ilerlemelerin ileride vejetaryenliğin ve endüstriyel hayvancılığın konumunu değiştireceği düşünüldü. Temel olarak, hayvanların kötü koşullarda yaşamlarını sürdürmeleri sorunlu olarak görüldüğü için yapay etin hem vejetaryenlere hem de hepçil beslenenlere bir alternatif olabileceği vurgusu yapıldı. 

Hem hayvan haklarını hem endüstriyel bir şekilde üretilen eti tüketen insanların tutum ve davranış arasında çelişkiye düştüğü belirtildi. 

Sonuç olarak, endüstriyel hayvancılığın ekolojik krizin bir parçası olduğu gerçeğinden yola çıkılarak tüm vejetaryenlerin ve ekolojistlerin endüstriyel hayvancılığa karşı mücadele vermesi gerektiği ortaya kondu.

Başa dön...  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder