13 Nisan 2015 Pazartesi

18. ÇSÖY Atölye Sonuç Bildirgeleri



18. Çevre Sorunlarına Öğrenci Yaklaşımları Sempozyumu
Atölye Sonuç Bildirgeleri

-HES mi? Rüzgar Enerjisi mi? Güneş Enerjisi mi? Yenilenebilir Enerji mi?
-Geleneksel Tarım, Modern Tarım
-Enerji Lüks Mü, İhtiyaç Mı?
-Kent Yönetimleri, Çevre Sorunları ve Kentsel Direnişler
-Enerjisiz, İlkel Bir Yaşam Sürmek Mümkün Mü?
-Sanayileşme Gereklilik Midir?
-İnsanın doğası kavramı nedir? Bugün vazgeçemediklerimiz öğrendiğimiz şeyler mi yoksa
içgüdüsel dürtülerimizin bir sonucu mu?
-Türkiye’de Enerji Politikaları
-Sürdürebilirlik Kavramı: Sürdülebilir Yaşam Mı, Sürdürülebilir Kalkınma Mı ?
-Tüketim
-Çevre Mücadelesinde Yöntem mi, Sonuç mu ?
-Sermaye-Çevre İlişkisi: STK’lar ve Demokratik Kitle Örgütleri
-Yerel Yönetimler mi, Bireysel Önlemler mi ?









HES mi? Rüzgar Enerjisi mi? Güneş Enerjisi mi? Yenilenebilir Enerji mi?






Her ne kadar yenilenebilir enerji sistemleri, yenilenemez kaynaklardan üretilen enerjiye oranla daha masum gibi görünse de, yenilenebilir enerji alternatiflerinin hem fazla maliyetli oluduğu hem de mevcut kar odaklı sistemde öngörüldüğü kadar faydalı olamayacağı konuşuldu. Bunun ardından gelen; “Peki hangi yenilenebilir enerji sistemini tercih etmeliyiz?” sorusuna Hasankeyf örneğinden yola çıkılarak, baraj yapımına karşılık güneş enerji sistemlerinin yapılması söz konusu olursa hedeflenen enerji miktarının karşılanıp karşılanamayacağı üzerinden cevap arandı. Bunun yanı sıra kurulacak olan yenilenebilir veya yenilenemez herhangi bir enerji sistemi teşebbüsünün yalnızca Hasankeyf'in tarihi ve mimari dokusu üzerinde değil aynı zamanda yöre ekosistemi üzerinde de doğuracağı geri dönüşü olmayan felaketin kabul edilemez olduğu kararına varıldı. Mevcut yenilenebilir enerji sistemleri arasında HES'lerin ekolojik sisteme zararları ve doğanın metalaştırılmasının en bariz örneği olmasından ötürü diğer alternatifler üzerinde düşünüldü. HES'lere alternatif olarak düşünülen rüzgar ve güneş enerjisi sistemlerinin kurulum aşamasında, kurulacakları ekosisteme etkisinin ne derece olacağı ve yöre halkının geçim kaynaklarının işgal ve tahrip edilip edilmeyeceğinin ön araştırmasının yapılması gerektiğine karar verildi. Fakat rant uğruna bu arazilerin elverişli olup olmadığı araştırılmadan manipüle edilerek, kurulum yapılacak bölgelerin elverişsiz boş arazilermişçesine gösterilmesinin, alternatif enerji kaynakları açısından en büyük handikaplardan biri olduğu konuşuldu. Bir diğer açıdan incelendiğinde, enerji ihtiyacımızın özünde toplumun ihtiyacı mı yoksa ülkeler arası enerjiye dayalı endüstriyel rekabetin doğurduğu bir ihtiyaç mı olduğu üzerinde duruldu.
Sonuç olarak, ekolojik sistemlerin bozulmaması amacıyla yeşil enerji üzerinde durulması gerektiği kanısında varıldı. Ancak günümüz şartlarında ne yazık ki doğaya yapılacak her türlü müdahalenin ekolojik dengeyi bozduğu, nüfusa ve sanayiye bağlı olarak da enerji tüketiminin günden güne artıyor olduğu göz önüne alındığında, yenilenebilir enerji sistemlerinin ekosisteme vereceği zararların azaltılması üzerine çalışmaların artırılması gerektiği konuşuldu. Fakat bu kadar fazla enerji üretimine ihtiyacımız olup olmadığı ve ekolojik düzlemde oluşabilecek zararların doğanın tolere edebileceği düzeye indirgenmesinin yeterli olacağı konusunda fikir birliğine varılamadı.
Bunun yanı sıra varolan iktisadi sistemde ranttan bağımsız bir şekilde uygulanmadığı sürece, yapılacak her türlü çalışmanın, özünde yine kapitalist sisteme hizmet edeceğinin aşikar olduğu hakkında ortak irade sağlandı. Yenilenebilir enerjinin olumlu ve olumsuz yönleri hakkında bileşenlerin kendi yerellerinde yapacağı fanzin, bildiri, konferans gibi yazılı ve sözel toplumsal bilinçlenme çalışmalarının çözüm için iyi bir başlangıç olacağına karar verildi. 









Geleneksel Tarım, Modern Tarım



Geleneksel tarımın tanımı sadece modernleşme ve teknoloji ekseninde ele alınmayarak, tohum üzerinden yapıldı. Çiftçinin ata tohumunun tükenmesiyle çiftçi hibrit tohuma mecbur bırakıldı. Bunun sonucu olarak tekelleşen düzende çiftçinin devletten yeterli destek alamaması ve kendi ürününe yabancılaşarak onu satın almaya itilmesi gösterildi. İnsanların romantikleşerek belli bir zamandan sonra hobi olarak kendi bostanlarını geliştirmelerine karşıt olarak Boğaziçi Üniversitesi'nin yapmış olduğu 'Tarla Taban' projesi ele alındı. Bu projeyle insanların doğal besinlere ulaşması sağlanmak isteniyor ve üretimin daha ciddi ve organize bir şekilde ele alınması planlanıyor.



Sonuç olarak da bileşen üniversitelerin 'Tarla Taban' projesini inceleyip, kendi üniversitelerinde eş zamanlı olarak bu şekilde projeler geliştirmesine karar verildi. Böylece büyük şirketlerin doğal olmayan yöntemlerle ürettiği besinlere talep azalacak, insanlar doğal besinleri tükettikçe çiftçinin ürettiği besinlerin kıymeti daha da bilinecektir.












Enerji Lüks Mü, İhtiyaç Mı?
Enerji lüks mü, İhtiyaç mı?” atölyesinde, mevcut enerji kullanımının ve artan enerji talebinin bir lüks mü yoksa ihtiyaç mı olduğu tartışıldı.



Birey; toplum ve iktisadi düzen çerçevelerinde farklı şekilde tartışılabilecek olan bu konu atölyenin ilerleyişinde büyük oranda toplum ölçeğinde tartışıldı. Zira birey üzerinden konuşulduğunda hayatta kalmaya yetecek düzeyde bir ihtiyaç söz konusudur ve bu ihtiyacın karşılanması için elektrik ya da doğalgaz gibi bir ihtiyaç yoktur. Fakat modern toplum ölçeğinde yaklaşıldığında görüldü ki belli bir düzeye kadar enerji bir ihtiyaçtı. Bunu farklı iktisadi düzenlerdeki toplumlar üzerinden konuşulduğunda aslında artan bir enerjiye ihtiyaç olmadığının Küba örneğinde tezahür ettiği görüldü ama dünyadaki baskın iktisadi düzen kapitalizm olduğundan tartışmanın ekseni buraya taşındı. Daha fazla enerji üretmenin ve tüketmenin küresel arenadaki belirleyiciliğinin özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde etkili olduğu görüldü.



Toplum düzeninin yarattığı tüketim kültürü ile bugün lüks olanın yarının algısı ile ihtiyaç olarak görüldüğü ve bunun nicedir bu şekilde sürdüğünün idrakına varıldı. Örneğin 10 yıl önce bir lüks olan televizyonun şu an bir ihtiyaç olarak görülmesi ve ihtiyaçlaşmış olması veya bireysel araç kullanımının ya da cep telefonlarının lüksten ihtiyaca evrilmiş olmasıdır.



Yani, ortaya çıkan lükslerin doğrudan ve gizliden reklamlarla topluma empoze edilmesiyle bir süre sonra bu lüksler modern insanın ihtiyacı  halini almakta ve her seferinde lüks, çıtayı daha yukarı çekerek ihtiyacı yanına çağırmaktadır.



Bu atölyenin sonucunda fark etmiş olduk ki, modern toplum bize lüksü ihtiyaç olarak dayatmakta ve temelde gerekli olmayan bir tüketim göstererek enerji talebimizi arttırmamıza sebep olmaktadır.



Bu konuda düzen içi bir çözüm getiremeyeceğimiz konusunda mütabık olundu. Ancak carpooling yani araba havuzu sisteminin bir öneri örneği olabileceği, bunun da düzen yamama bile denemeyecek etkide bir çözüm olduğu kanatine varıldı.



Enerji talebinin artmasının sebebinin ihtiyaçlaştırılan lüks olduğunu görmüş olmak bu atölyenin tek somut sonucu olabildi. Bu çıkarımın çıktısı olan sonuç bildirgesinin tüm bileşenlerce kendi yerellerinde yaygınlaştırılmasının ise en azından farkındalığı arttıracağı için sempozyumun iradesine sunuyoruz















Kent Yönetimleri, Çevre Sorunları ve Kentsel Direnişler



Günümüzde kentler birçok çevre sorunuyla karşı karşıyadır. Bu sorunların başlıcalarından birini de hava kirliliği oluşturmaktadır. Zonguldak örneğinde görüldüğü gibi kömüre kolay ve ucuz yoldan ulaşan şehirlerde evsel ve endüstiryel olarak aşırı ve bilinçsiz tüketim kaynaklı hava kirliliğiyle karşı karıya kalınmaktadır.  Kömüre ulaşı nispeten zor olan şehirlerde alternative olarak doğalgaz kullanımı hava kirliliği açısından olumlu bir etki yaratmaktadır. Fakat doğalgazın da fosil bir yakıt olmasından dolayı kentlerin hava kirliliğinde önemli bir paya sahiptir.
Kentleşme, çevre sorunları üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Kentleşme süreçlerindeki planlama eksiklikleri sağlıksız kentlerin temelini oluşturmaktadır. Yaşayan halkın söz sahibi olduğu, kentlerin kendine özgü kültürel yapısının korunduğu, şehir planlama yöntemlerinin önemsendiği planlar kentler için acil bir ihtiyaçtır. Kentsel dönüşümlerin bölge halkının yaşam tarzları ve kültürlerini de göz önünde bulundurarak gerçekleştirilmelidir. Bölge halkının mevcut durumları gözetilerek iyileştirilmeye gigilmelidir.
Hali hazırda gerçekleştirilen kentsel dönüşüm uygulamaları rant ekonomisin önünü açmaktadır. Oysaki dünyanın çeşitli yerlerinde olumlu kentsel dönüşüm uygulamalrı yapılmaktadır.
Çevre sorunlarının resmi muhattabı yerel yönetimlerdir. Ancak gerek yerel yönetimlerin yapısı, gerekse pratikteki işleyişi bu sorunların üstesinden gelinmesine engel olmaktadır. Zaman zaman günlük çözümler bulunsa bile kalıcı çözümlere ulaşlımamaktadır.
Yerel yönetimlerin mevcut durumu bizleri alternatif ler geliştirmeye mecbur bırakmaktadır. Bu düzelemde sorunun gerçek muhattabı olan canlıların kendi sorunlarının çözümünde etkin rol oynamaları gerekmektedir.
Kurulacak olan en küçük birimlerde katılımcıların eşit söz sahibi, olacağı, doğrudan demokrasi işleten halk meclisleri kurulmalıdır. Halk meclisleri doğadaki tüm canlıların haklarınada doğa merkezci bir etik anlayış içinde yaklaşmalıdır.
Karşı karşıya kalınan çevre sorunları doğal olarak yerel direnişleri beraberinde getirmektedir. Halkın örgütlenmesinde rol oynayan STK’lar ve ya demokratik kitle örgütleri her zaman olumlu bir etki yaratmamaktadır. Üstencil bakış açısıyla örgütlenmeye çalışan direnişler başarısızlığa mahkumdur. Ayrıca halkın yanında görünüp sorunun asıl kaynağı olan birimlerle iş birliği yapan kurumlar da bulunmaktadır. Yerel direnişlerin yasal mevzuata uygun olup olmamasından çok meşru olup olmadığı önemlidir.











Enerjisiz, İlkel Bir Yaşam Sürmek Mümkün Mü?



Atölyeye enerji kavramından kastın endüstriyel enerji biçimi olduğu belirtilerek başlandı. İlkelden kastın ise insanların temel ihtiyaçlarını endüstriyel döngüye girmeden karşılaması olduğu konusunda uzlaşıldı. İlkel yaşamın teorik olarak iki yönde doğabileceği, bunların da insan uygarlığının bilinen eski hallerine geri dönerek veya yeni bir düzen kurarak olabileceği konuşuldu. Bugün gelinen teknoloji enerjisiz kullanılamayacağı için bugünkü düzenden geriye doğru gitmenin mümkün olmayacağına karar verildi. Bunun yerine yeni bir düzende ilkel yaşamın mümkün olabileceğine, mevcut sistemlerin hepsinden bağımsız bir şekilde oluşturulması ve incelenmesi gerektiğine karar verildi.
Teknolojinin bizi, bir parçası olduğumuz doğadan kopardığından ve insanların doğaya yabancılaşmasına sebep olduğundan bahsedildi. Modernitenin getirdiği konforun göründüğü kadar masum olmadığı ve insanlar üzerinde bir kapana kısılmışlık hissi yarattığında fikir birliği sağlandı.
Mevcut kapitalist düzenin 'getirisi' olarak ilkel yaşam biçiminin vuku bulmasından ziyade insanların bunu hayal edememesinin insanlığın başlıca sorunu olduğunda uzlaşıldı.
Atölye sonucu olarak bu konunun daha detaylı olarak konuşulması gerektiği düşünüldü ve bir sonraki sempozyumda bu konuyla alakalı bir sunum hazırlanması uygun görüldü.









Sanayileşme Gereklilik Midir?


18. ÇSÖY Sempoyumu'nun ikinci gün atölyelerinden 'Sanayileşme Gereklilik Midir?' atölyesinde sanayileşmenin gerekli olup olmadığı, eğer gerekliyse ne kadar gerekli olduğu, değilse alternatifinin ne olacağı ve bu senaryoların ekolojiye olası olumsuz etkileri tartışıldı.
Sanayileşmenin sözlük anlamı toplu üretimdir. Nüfusun artışının sebep olduğu artan ihtiyacın karşılanması için üretimin de artmasının gerekliliği aşikardır. Bu talebi karşılayabilmek için toplu üretim, seri üretim ya da  geleneksel mahalli çapta üretim arasında; tüketim toplumunu da değerlendiren bir bakış açısıyla karşılaştırmalı bir değerlendirme yapıldı.
Bir yanda artan ihtiyacın karşılanmasının gerekliliği, bir yandan da bu ihtiyacı karşılaması olası seri ya da toplu üretimin yani sanayileşmenin yaratacağı aşırı tüketim kültürünün engellenemezliği kıskacında hem modern toplum düzenin devamı hem de ekolojiye verilen zararın minimize edilmesinin pek de olası olmadığı görüldü. Ancak, ekosistemin tolere edebileceği eşik değerler çerçevesinde kontrollü bir sanayinin mümkün olduğu konusunda büyük oranda hemfikir olundu. Bu modelde ekolojinin ön planda olmaması her ne kadar rahatsız edici olsa da sanayileşme öncesi topluma dönmemiz mümkün olmadığından, en iyi seçeneğin bu olduğu konusunda hemfikir olundu.
Vardığımız bu sonucun ekolojist bir çizgide olup olmadığının şüphesine düştük. Bu bağlamda sanayileşmenin çevreyle olan ilişkisinin daha geniş konuşulması ve tartışılması gereken bir konu olduğunun kanaatine vardık. Bu atölyenin sonucu olarak da gelecek ÇSÖY Seempozyumunda tartışılacak ana konulardan bir tanesinin bu olması gerektiğini düşünüyor ve bunu ÇSÖY'ün iradesine sunuyoruz.












İnsanın doğası kavramı nedir?
Bugün vazgeçemediklerimiz öğrendiğimiz şeyler mi
yoksa içgüdüsel dürtülerimizin bir sonucu mu?



İnsan içgüdüsel olarak meraklı olduğundan ilkel çağlardan bu yana ihtiyaçlarını karşılamak için çeşitli keşiflerde bulunmuştur. Bu keşifler sırasında insan doğanın bir parçası olduğunu unutup doğanın kendisi için var olduğu yanılgısına kapılmıştır. Aynı zamanda kendi ihtiyaçlarının doğadan üstün olduğunu düşündükleri için doğayı tüketmeye başlamıştır. Tarımın başlaması ve nüfusun artması ile tüketim evrilmiş ve enerjiye olan ihtiyaç da artmıştır. Fakat bu enerji ihtiyacı dediğimiz kavram içgüdüsel değil öğrenilmiştir. Tüketim ilk çağlarda doğa ile insan alışverişi iken değişen tüketim algısı nedeniyle insanın doğayı sömürmesi içselleştirilmiştir. Pazar rekabeti nedeniyle insan daha çok tüketime yönlendirilmiş ve bu içselleştirme desteklenmiştir. Sistemin teşviği, aşırı tüketimi olağan bir durummuş gibi topluma empoze etmiştir ve bu sonradan öğrenilmiş tüketim ihtiyacı kavramı önlenemez boyutlara ulaşmıştır. İnsanlar günümüzde halen geçmiş çağlarda edindikleri içgüdüsel davranışlarla hareket ettiklerini düşünmekte fakat bu hareketlerin günümüze evrilip farklılaşarak geldiği gözden kaçırılmıştır. Bu eylemlerin sonuçlarının eskisinden çok daha ağır olduğu konusunda görüş birliğine varıldı.
En azından zararları indirgemek adına insanları bilinçlendirme çabasına girilmesinin kısa vadede faydalı olabileceği konuşuldu. Bu bilinçlendirmenin ÇSÖY bileşenlerinin kendi yerellerindeki çalışmalarına eklenmesinin elzem olduğu kararına varıldı.









Türkiye’de Enerji Politikaları



Atölyede Türkiye’de kullanılan ve kullanılabilecek olan enerji politikaları etraflıca tartışıldı. Biyogaz, güneş ve rüzgar enerjisi gibi farklı enerji kaynaklarının kullanılmasının gerekliliğine dikkat çekildi. Mevcut enerji üretiminin büyük bir çoğunluğunu termik santrallerden sağlamamıza rağmen ekolojik kaygıyı ekonomik kaygının önüne koymamız gerektiği konusunda uzlaşıldı. Aynı durum Türkiye’de kurulması planlanan nükleer santraller için de geçerlidir. Nükleer ve termik santraller gerek ekoloji açısından gerekse halk sağlığı açısından içerdiği riskler bakımından bir enerji politikası olarak uygulanamaz.
Devletin, yenilenebilir enerji kaynaklı bir enerji politikası olması gerekir. Enerji üretim biçimlerinin yanısıra enerji tüketimi konusu da atölyede tartışıldı. İhtiyacımızın üzerinde enerji tüketimine değinildi. Mevcut iktisadi sistem içerisinde her şeyin olduğu gibi enerjinin de metalaştırılması sonucunda enerjinin ihtiyaçtan fazlaca üretildiğine dikkat çekildi. Enerji tüketimini azaltmadan yenilenebilir enerjiye yönelmenin tek başına yeterli olamayacağı konusunda ortak iradeye varıldı.
Atölyemiz, enerjinin ihtiyaç için yenilenebilir enerji kaynaklarından üretildiği bir enerji politikasının uygulandığı bir ülke temennisiyle sonuçlandı.  Fosil yakıtların ve nükleerin ekolojiye ve halk sağlığına etkilerinin teşhir edilmesi , yenilenebilir enerjinin daha detaylı anlatılması ve enerji tüketiminin azaltılmasına dikkat çekilmesi için ÇSÖY bileşenlerini ortak hareket etmeye ve kendi yerellerinde bu konuda yapılabilecek panel, sempozyum, miting gibi çeşitli eylemleri gerçekleştirmeye çağırıyoruz.








Sürdürebilirlik Kavramı: Sürdülebilir Yaşam Mı, Sürdürülebilir Kalkınma Mı ?

Sürdürülebilir bir çevre için ekonomi göz ardı edilebilir mi  sorusu üzerinden konuya başlandı. Sürdürülebilir çevre politikalarına toplu ulaşım, enerji tasarrufu gibi örnekler verildi. Bu şekilde ekonomik zarar yaratmadan çevreye destek olunabileceği söylendi. Ancak bu önerilerin gerçekçiliği ve devamlılığı tartışma konusu oldu. Mevcut çözüm önerilerinin gerçekçi olmadığı yalnızca zaman kazandıracağı konusunda hemfikir olundu.
Gerçekçi çözümün sistemi sorgulama, gerçek ihtiyaçlarımızı belirleme ve tüketimi azaltmada yattığı konusunun üzerinde önemle duruldu ve fikir birliğine varıldı. Bu çözüm için doğru eğitim ve doğru bilinlendirme  çalışmaları yapılması gerektiği söylendi.
Çevreye zarar verdiği halde eğitim çalışmaları yürüten şirketlerin doğru yönlendirilmesi ve tarafsız bakması mümkün olmadığından bu eğitimleri vermelerinin samimi olmadığı konusunda fikir birliğine varıldı.
Para söz konusu olduğu müddetçe çözümün mümkün olmadığı üzerinde duruldu. Teknoloji ile birlikte ilerlemenin  mümkün olup olmayacağı tartışıldı.
Mevcut düzlemdemde her ne kadar sürdürülebilir yaşam savunulsa da kalkınmanın önlenemeyeceği konusunda ortak kanıya varıldı. Kısa zamanda yapılabilecek çözüm önerileri aşağıdaki şekilde belirlendi ve katılımcı üniversiteler bu fikirleri hayata geçireceklerini beyan ettiler.
·Takasın özendirilmesi için freecycle sistemine destek olunması ve ya kampüste takas pazarı açılması
·Tüketim üzeine fanzin hazırlanarak, dağıtılması
·Tüketim konusunda okullarda eğitim çalışmalarının yapılması









Tüketim

İnsanların temel ihtiyaçlarının olduğu ve bunların giderilmesi noktasında bir tüketim gerekli olduğu fakat sanayileşme ile beraber tüketimin çığırından çıkarak doğaya büyük zararlar  verdiğini belirterek atölyemize başladık. İhtiyaçlarımız olmadığı halde tükettiklerimizin algı yönetimi ile bize tüketmemiz gerekenler olarak yansıtıldığını ve bundan kaçışın oldukça zor olduğunu çünkü televizyondan panolara, şarkılardan sinemalara kadar her alanda, tüketmemiz gerektiğinib bize empoze edildiği konusunda tartıştık. Yapılan bu algı yönetimleri ve mevcut kapitalist iktisadi sistem ile beraber insanların bir rakabet haline sokulduklarını ve bunun sonucunda diğerlerinden daha pahalı, daha güzel eşyalara sahip olmanın insanı mutlu eden bir öğeye döndüğü konusunda ortaklaşıldı.
Tüketimin bu dereceye gelmesindeki en önemli etkenlerden birinin globalleşme olduğundan bahsettik. Ortak güzel ve iyi algısı oluşturulduğu ve bunun kültürel bir kıyımın yanında ekolojik bir katliam boyutunu da kendi içinde barındırdığını konuştuk. Her toplumun farklı olan ihtiyaçlarına birmiş gibi davranarak insanların günlük yaşamlarına da olumsuz etkiler bıraktığını tartıştık.
Tüketim aynı zamanda hayvan sömürüsüme neden olduğunu, hayvanların tecavüz edilerek katledildiğinin ve insanların bu sömürüye yabancılarak göz yumduğunu konuştuk. Doğa ile insan arasındaki ilişkinin giderek zayıflaması sebebiyle insanların doğaya saygı göstermediklerini ve bu empati kurma eksikliğinin de sömürüye kapı aralıdığını konusunda hem fikir olduk. Bunun olabilecek en temel çözümünün ise endüstriyel et üretiminin durdurulması ve hayvanların hapsedildiği mezbahalardan kurtarılması olarak uzlaştık.
Tüketimi azaltmak için neler yapabileceğimizin konuşulmayla atölyemize son verdik. Ulaştığımız yönlemler ise ikinci el eşyaların kullanılması, eşyaların takas pazarları vasıtasıyla takas edilerek yeniden değerlendirilmesi, bu imkanın olmadığı yerlerde ise arkadaşlar arasında bu sistemin geliştirilmesi ihtiyaç kadar ürün tüketilmesi ve geri gönüşümün uygulanması olarak sıralanabilir.














Çevre Mücadelesinde Yöntem mi, Sonuç mu ?


Öncelikle farkındalık yaratmak bir sonuç olacak mı ? Farkındalık yaratarak ya da eylemsel olarak (imza kampanyaları vb.) istediğimiz noktaya ulaşmış olmadığımız ve bunlarla içsellerştirme yapılamayıp asıl sonuca ulaşamadığımız tartışıldı. Örneğim; küçük eylemlerle sadece kısa vadeli çözümler bulunabiliyor. Örneğin; kürese ısınmayı önlemek için kutup ayılarına destek kampanyalarına herkes katılıyor ve günlük çözümler üretmiş oluyoruz. Çünkü iklim değişikliği hakkında durum içselleştirilmemiş olyor. Bu sebeple kısa surely çözümler yerine yöntemimizi doğru belirleyerek bilinçlendirmeye gidilmeli. Bu noktaya yaptırımlar le ilerlemenin mantıklı olabileceğ ve pozitif empozenin desteklenebileceği belirtildi. Yaptırımlarla belli bir noktaya kadar ilerlenebileceği, belli bir noktadan sonar devamlılığının olmayacağı konuşuldu.
Farkındalık ve bilinçlendirme ile yeterli sonuca ulaşamadığımızı gördük ve asıl içselleştirmenin sağlanması gerektiğine karar verdik.
İçselleştirmeyi sağlamak için yaptırımlarla ilerlenebileeği konuşuldu. Kültürel farklılıklardan dolayı toplu bir şekilde yaptırım , farkındalık ve bilinçlendirme uygulanamayacağı için, bu uygulamaların kitlesel olarak yapılmasına karar verdik.
Eşzamanlı bir  şekilde kendi kültürümüe yakın bölgelere giderek, farkındalık sağlamaya çalışılması önerisinde bulunuldu. Bçlgeye gore de yaptırımsal uygulamalarla yaklaşılması öngörüldü.











Sermaye-Çevre İlişkisi: STK’lar ve Demokratik Kitle Örgütleri



Sermaye ve çevre ilişkisinde STK’ların yeri ve rolü tartışıldı. Bu tartışmalar genel anlamda Greenpeace ve Tema örnekleri üzerinden sürdürüldü. Tema’nın mütevelli heyetndeki kişilerin bağlı bulundukları STK ile çelişen projelerde yer aldıklarına değinildi. Bu durımın sağlıklı olmadığına dair görüş birliğine varıldı.
Dünya çapında sermaye sahibi olan insaların kirleten öder mantığını yerleştirdikleri konuşuldu, bu konuya BP firmasıının New Mexico körfezinde yapmış olduğu kirliliği temizlemesiyle ödül alması örnek gösterildi.
Dünya genelinde yerelden örgütlenmiş halk ile birleşen hareketlerin karar verme ve eyleme geçme yönünden daha etkili olduğu konuşuldu. Örnek olarak Yeşil Gerze Çevre Platformu ve Bolivya’daki su mücadelesi örnek verildi. Yerel direnişlerin ve yerel örgütlenmelerin desteklenmesi gerektiği konusunda fikir birliğine varıld.
Türkiye’deki üniversite topluluklarının STK’lar ile kopukluk yaşadığından bahseldi. Genel olarak STK’ların geliştirilmesi ve üniversitelirn de bu konuda adım atması gerektiğine değinildi.
ÇSÖY bileşenlerinin ortak eylem kabiliyetinin geliştirlmesi ve yerellerimizdeki çevre sorunlarının ÇSÖY gündemine daha sık getirilmesini sempozyumun iradesine öneriyoruz. Bu faaliyetlerin ilk adımı olarak da Ankara Eymir’deki yapılaşmaya karı bileşenlerin ortak bir bildiri yayınlamasını ve ortak eylem kararı almasını sempozyum iradesine sunuyoruz.









Yerel Yönetimler mi, Bireysel Önlemler mi ?



Yerel yönetimler dediğimiz kavramın ne olduğu, nerede başlayıp nerede bittiğini tartıştrak atölyemie başladık. Sadece il, ilçe belediyelerinin değil; vali, kaymakam gibi merkezi yapıdan atanan memurların ve ya bağlı bulundukları kurumların da yerel yönetimlerin birer parçası olduğunu konuştuk. Toplum ile yerel yönetimlerin arasındaki iletiim yokluğundan kaynaklanan bir kopukluk olduğu ve toplumun doğrudan denetiminin olmamasına neden olan bu sorunun çözülmesi gerektiği konusunda hem fikir olundu. Yerel yönetimlerin katkısı olmadan bireysel önlemlerin bir anlamının olmadığı ve ya bireysel önlemler olmadan yerel yönetimlerin çabalarının bir anlam ifade etmeyeceği konuşuldu. Bireyin bulunduğu ortama gore dahi tavırlarının değişebileceğini göz önünde bulundurduğumuzda yerel yönetimlerin etkisinin daha önemli olabileceğini konuştuk. Yerel yönetimlerin uygulayacağı yaptırımların ne olduğu, ve gerekli olup olmadığı üzerinde tartıştık. Yaptırımların ekonomik nitelikte kalmasının, insanların ekonomik kaygılar ile doğaya saygı göstermesinin sadece günlük sonuçlar yaratacağını ve ekolojik bir farkındalık yaratılmadığı sürece ekolojk kıyımın devam ettireceği sonucuna vardık.
Yerel yönetimlerin ise bu konuda aciz kaldığını, toplumun yönetenler üzerinde yeterli denetimi sağlayamadıklarını ve bundan dolayı üzerinde toplumsal baskı bulunmayan yöneticilerin keyfi kararlar vererek ekolojik katliama kapı açtıklarını konuştuk. İnsanların yerel yönetimler üzerinde denetim sağlaması konusunda hemfikir olundu. Yapılması gereken dönüşümün yüzeysel olmaması, sorunun daha derinlerde aranması gerekildiği, harici durumlarda bir çözüme ulaşılsa dahi bunun sadece dönemlik sonuçlerı olacağını konuşarak atölyemize son verdik.















Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme